Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2025 Salı

İstanbul Kadıköy'de Beş parasız


 

Kaldırın lan şu örümcek ağlarını uzun zamandır yoktum buralarda, neyse başlayalım hacı

2022 yılına girerken hepimizin içinde bir umut vardı. "Pandemi bitiyor, işler açılıyor, hayat normale dönecek" falan filan... Bende de aynı saflık, aynı umut. Yeni yıla evde, sessiz sedasız girmiştim ama içimden demiştim: “Bu sene toparlanacağım.”


Ben toparlanacağım dedikçe hayat bir yerlerden dağıtmaya başladı. Daha mart ortası. Pazartesi sabahıydı. Evde kahvemi yapmış, bilgisayarımı açmış, kurumsal e-postaları yokluyordum. Derken bir mail: Konu başlığı "Bilgilendirme", altında tek bir satır:


"Yolun açık olsun."


İnsan kaynakları bile değil. Direkt patron. Bu kadar net, “şut.” Yani “geçmiş olsun, siz artık işsizsiniz” bile denmemiş. İşsizliğin resmi belgeye dökülmüş versiyonu. Baktım dışarıya; gökyüzü gri, İstanbul gri, ruhum zaten griydi.


İlk günler güzeldi aslında. “Kafamı toparlarım” dedim, Netflix’te film maratonları, kahve, kitaplar… Derken ikinci haftadan sonra o kahve bitmeye başladı, o kitapların sonu gelmedi. Market fişleri küçüldü, evdeki zeytin sayıya döküldü, ekmek bayat ama dertler taze. Kart bakiyesi sıfırlandı. En son Simit Sarayı’nın önünden geçerken gözlerim doldu. Simit bile pahalı gelmeye başladı amına koyyim. Cepteki her kuruşun hesabını yapar oldum.


İş ilanlarına CV gönderip durdum. Dönüş yok. Arkadaşlarım “freelance takılıyoruz” diyor. Yani işsiz ama cool. Borçta istenmiyor anlayacağınız üzere. Bense işsiz ve bunalmaya başlamışım. En son bir kafede bulaşıkçı arandığını gördüm. Gittim. Sahibi “elin hızlıysa alırım” dedi. Dedim “elim değil, ruhum bile hızlandı, ver önlüğü.” fazla uzatmaya gerek yoktu çünkü iş anında başka biri tarafından kapılabilirdi.


Kadıköy’de bir kafenin mutfağında başladım çalışmaya. Sabah 10’da giriyorsun, gece 12’de kadar çıkmıyorsun. Arada bazen erken çıkış yapabiliyorsun. Ama hafta sonra imkansız malum Kadıköy yoğunluğu. Neyse moruk, Deterjan ellerini yakıyor, sıcak su beynini haşlıyor. Günde 400 tabak, 300 bardak, 1 patron ve sıfır takdir. Mutfak dediğin moruk, L şeklinde 1.5 metre genişliğinde 6 metre civarı uzunlukta,yani anlıyacağın 2 kişi zor geçiyor, birde elinde çöp veya yukarı taşınması gereken tabak,bıçak, bardak varsa çarpışmadan geçmek imkansız hale geliyor. Çapışma esnasında ablalardan sürekli laf yiyordum yürümesini bilmiyormuşum :) ilk zamanlarda insanların yemek yedikleri tabaklara yada çatallara el sürmekten tiksinirken 1 ay sonra sikerim anasını diyip tabaktaki yağı ve kalan yemekleri elimle sıyırıp direk makinaya atıyordum. :)) Moruk öyle kolay gibi gözüksede çok zor iş ilk günlerde bel ve omuz ağrısından düzgünce uyuyamadım aq.


Mesai sonunda elime 100 TL verdiler. Düşünsene, 15 saatlik sabunlu maraton = 100 TL. Ama işte o anın verdiği sevinç… cebinde para var ya, kendini CEO sanarsın. Ama sonra anlıyorsun ki bu şehirde 100 TL bir şey değil. Eve dönemem. Taksi hayal aq işten eve 70 TL tutuyor. Otobüs desen gece 12 de yok. canım sıkkın halde gezerken karşıma bir pansiyon çıktı


X Pansiyon – Gecelik 30 TL


İçeri girdim. Adama en ucuz oda fiyatını sordum. Resepsiyonist baştan aşağı süzdükten sonra 30 TL dedi ve Anahtarı verdi. Ben parayı verdim. Oda 306 dedi. Dar bir koridordan geçtim. Odaya girdim. Koku ilk önce çarptı. Oda dayanılmaz şekilde kokuyordu moruk. Battaniye sapsarı, yastık sarının ötesinde. Sanki her gece birer hatıra emilmiş içine. Burası pansiyon değil; sabrın ve kokunun yurdu.


Odamda 3 kişi vardı. Her birinin hikâyesi, benimkinin üstüne toprak atar cinstendi. Moruk bu tarz yerlerde uyumak inanılmaz derecede zor, odada sürekli öksürükler, boğaz temizle, tuvalete kalkıp gelme, osurmalar, yan odadakilerin sesleri, Kadıköy olduğu için dışarda sürekli kavga, araba korna sesleri, polis siren sesleri asla eksik olmuyor, ancak gece 3-4 gibi herkes artık bitkin düşünce uyuyabiliyordun.

Farid vardı mesela 24 yaşında. Afganistan’dan kaçmış gelmiş. Kaç kere kaçtığını sormadım malum ülkeye girip girip çıkıyorlar hehehehe. Türkçesi zayıf, ama duygusu güçlü. Bir gece cebinden buruşturulmuş bir fotoğraf çıkardı. Annesi. “çok özledim,” dedi. Siktir git ülkene der gibi bir baktım ama bir şey deyemedim. Sonra sustu. Her gece o fotoğrafı yastığının altına koyuyor, sessizce uyuyordu. Uyuyabildiği zaman tabii.

Sonra İsmail Abi. 49 yaşında. Adana’dan gelmiş. Zamanında müteahhitmiş, işi batmış, karısı terk etmiş. “Ben sıva yaparken hayatım çatladı,” dedi bir gece. Gözlüğü kırık, ama hâlâ takıyor. Camı çatlak, hayatı gibi. “Her şey bulanık ama gereksiz detayları net görmüyorum artık,” diyordu.

Ve Mert. Yaşça bana yakın. Eskiden müzisyendi. Cihangir barlarında gitar çalardı. Pandemi geldi, barlar kapandı, sevgilisi terk etti, müzik sustu. Şimdi geceleri kulaklıkla boş odaya bakarak beat yapıyor. Bir gün “Yeni şarkının adı ne?” diye sordum. Gülümsedi:


“Bira içtim, yatağımı kaybettim.” bu şarkı ismide yine pansiyon paramı biraya verip bankta yattığım anımı anlatınca aklında canlanmış. Müzisyenlerin kafada iyi çalışıyor aq.


Tuvalet? Kapısı yok moruk menteşelerden kırılmış alıp kenara koymuşlar. Ciddiyim. Fiziksel olarak yok. İçeri girerken öksürüyorsun, içeride biri varsa "dolu" diye homurdanıyor. Koku dersen… anlatılacak gibi değil. Bok, çamaşır suyu ve umutsuzluk karışımı bir şey. Biri zaten o tuvalete girip çıkarken koku bildiğin bir karaktere bürünüyor ve saatlerce içeride oturuyor asla gitmiyor hehe.

Bir gece elimde kalan son 60 TL ile 3 kutu bira aldım. Pansiyona dönemedim tabii. Moda sahiline yürüdüm. Parkta bir banka uzandım. Gökyüzü açıktı. Kedi geldi, ayakkabımı kokladı, sonra yanıma uzandı. O an düşündüm: bu yaşadıklarımı bir yerden hatırlıyorum diye.


George Orwell Paris’te aç kalmış olabilir. Ama o Moda sahilinde banka uzanıp birayla yıldızlara bakmadı moruk.” zaten baksa bu ne soğuk aq derdi 

O gece uyandığımda üstüm çiğdi. Ama içim sıcaktı. Çünkü alışmıştım artık. Dibi gördüm. Dibi o kadar tanıdım ki, artık yerimi biliyordum. Bu şehir beni dövdü, ama sokakta da ayakta kalmayı öğretti.

Şimdi arkama dönüp bakınca, 2021 yılı bana hayatın şu gerçeklerini öğretti:


– Bulaşık deterjanı sabun değil, felsefedir.

– Ayak kokusu dayanışma yaratır.

– Bazen bira içmek, uyuyacak yatağını kaybettirir.

– mesela otobüse çingeneler binerde otobüsü iğrenç derecede bir koku kaplar ya ben o kokudan artık rahatsız olmuyorum moruk :) 


Farid hâlâ o fotoğrafla uyuyordur. İsmail Abi belki hâlâ Moda sahilinde yürüyordur. Mert belki hâlâ yeni şarkısını bitirememiştir. Ben mi? Hâlâ yaşıyorum moruk. Nispeten daha iyi bir şirketteyim, yanımda çalışan 8 kişi var. Arada gözümün tuttuğuna yaşadığım şeyleri tam anlatmadan biraz dolandırarak yol gösteriyorum. Her ne kadar Afgan yada Suriyelilerle aynı odada kalmış olsamda şuan bir duruşum var aq :)

yani moruk bazen hayat insanın önüne ne çıkarır hiç belli olmuyor. Birgün iyi bir iş birgün kötü bir iş. Bazende insan kendi düşüşüne izin vermelidir. Bu düşüşlerde neler yapabileceğini ve nasıl başa çıkacağını kendinde görebilmelidir ve ders çıkararak en güçlü şekilde geri dönmelisin


Selametle morukcum

Maske

 Selam hacı. İnsanlar, çocukluktan çıkıp aklını başına aldıktan sonra çevresini ve toplumu takip ederek, yaptığı gözlemlerden sonra o toplum...